Bir varmış bir yokmuş, çok eski zamanlarda bir padişahın sarayının bahçesinde altın elmalar veren sihirli bir ağaç varmış. Ama tuhaf bir şey olurmuş: Her gece bir dev kuş gelir, elmalar tam olgunlaşmışken hepsini yiyip gidermiş. Padişah çok üzülür, "Şu altın elmaların tadına bir kez olsun bakabilsem," dermiş. En büyük iki şehzade sırayla nöbet tutmuş ama ikisi de gece uykuya yenilip kuşu kaçırmış.
Sıra en küçük şehzadeye gelmiş. Küçük şehzade herkesin küçümsediği, sessiz ama yürekli bir gençmiş. O gece uyumamak için parmağını kesip tuz basmış, gözlerini açık tutmuş. Gece yarısı gökyüzü birden aydınlanmış; kanatları zümrüt yeşili, kızıl ve mavi renklerle ışıldayan görkemli bir kuş süzülerek ağaca konmuş. Bu, efsanelerdeki Zümrüdüanka'ymış! Şehzade kuşu yakalamaya çalışırken elinde yalnızca ışıl ışıl parlayan bir tüy kalmış. Kuş çığlık atarak uzaklara, Kaf Dağı'nın ardına doğru uçup gitmiş.
Padişah o parlak tüyü görünce hayran kalmış: "Bu kuşu bana getirene tahtımı bağışlarım!" demiş. Üç şehzade atlarına atlayıp yola çıkmış. Büyük iki kardeş rahat yolları seçmiş, bir handa keyif çatmaya koyulmuş. Küçük şehzade ise zorlu, dağlık yolu göze almış. Yolda aç kalmış bir karıncaya ekmeğini bölmüş, tuzağa düşmüş bir tilkiyi kurtarmış, susuz bir kartala suyunu vermiş. Bu hayvanların her biri ona, "İyiliğini unutmayacağız, bir gün işine yararız," demiş.
Küçük şehzade nice dağlar, nice çöller aşmış. Kaf Dağı'na vardığında Zümrüdüanka'nın yuvasını bulmuş ama yuvaya kocaman bir ejderha musallat olmuş, kuşun yavrularını yemeye çalışıyormuş. Şehzade hiç korkmadan kılıcını çekmiş ve ejderhayı alt etmiş, yavruları kurtarmış. Yuvaya dönen Zümrüdüanka, yavrularının kurtarıldığını görünce çok sevinmiş: "Sen benim çocuklarımı kurtardın," demiş görkemli bir sesle. "Dile benden ne dilersen." Şehzade, "Seni babama götürmek istiyorum, o senin bir kez olsun güzelliğini görmeyi çok istiyor," demiş.
Zümrüdüanka gülümsemiş: "Beni kimse zorla götüremez ama iyi kalpli birine seve seve eşlik ederim." Şehzadeyi kanatlarına almış, rüzgârdan hızlı uçarak dönüş yoluna koyulmuş. Yolda şehzadenin yardım ettiği karınca, tilki ve kartal da ona destek olmuş; kimi yol göstermiş, kimi tehlikeleri haber vermiş. Meğer iyilik, insanın en sadık yol arkadaşıymış.
Saraya vardıklarında padişah, gökyüzünü aydınlatan Zümrüdüanka'yı görünce gözlerine inanamamış. Küçük, hor görülen şehzadesinin bunca zorluğu sabır, cesaret ve iyilikle aştığını öğrenince gururla onu bağrına basmış. Tahtını da söz verdiği gibi ona bırakmış. Zümrüdüanka gitmeden önce kanadından bir tüy daha bırakmış: "Ne zaman doğruluktan şaşmadan yardıma ihtiyacın olursa beni çağır," demiş ve ışıktan bir iz bırakarak gökyüzüne süzülmüş. Küçük şehzade adil, iyi kalpli bir padişah olmuş; halkını hep sevgiyle yönetmiş. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine.